Palantir'ın "Manifestosu" Aslında Bir Manifesto Değil — Sekiz Ay Gecikmiş Bir Kitap Özeti
Son günlerde Palantir’den sözde bir “manifesto”dur dolaşıyor. 22 maddelik, yüksek perdeden, yer yer Marcus Aurelius tınısı da veriyor alttan alttan. Silikon Vadisi mea culpa yapsın, mühendisler cepheye koşsun, devlet kucaklansın, “Batı” ayağa kalksın. Bunun üzerine de çok yazılıp, çizilip, olur olmaz analizlerle, bağlamından farklı noktalara getirilerek gündem olunmaya çalışıldığını görüyorum.
Evvela, bu aslında yeni bir içerik değil, Alex Karp ve Nicholas Zamiska’nın Şubat 2025’te çıkan The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief, and the Future of the West kitabının sekiz ay sonra 22 madde halinde damıtılmış hali. Kitap çıktığında NYT #1 bestseller oldu, Keir Starmer hükümetine ilham verdiğini iddia ettiler, George Will de “Allan Bloom’dan bu yana en kapsamlı kültür eleştirisi” diye övdü. Yani ortada “yeni bir tez” yok. Mevcut ürünün pazarlama döngüsünün ikinci turu var. Onu “manifesto” diye paketlemek, tüketicinin algısını yönetmenin bilindik bir tekniği.
Tamam, yeniden paketleme güzel fakat. Asıl mesele şu: metnin içeriği bugünün koşullarında ne kadar ayakta kalıyor? Yanıt çok kısa: kalmıyor.
1. “Hard power yazılıma dayanıyor” tezi, Hürmüz Boğazı’nda test edildi ve çatırdadı
Manifestonun omurgası şu: ABD’nin soft power’ı bitti, bundan sonra caydırıcılık yazılımla, AI ile, algoritmayla kurulacak. Bu konuda benim de geçmişten yazdıklarım var, hatta en son bir yıl olmadı Palantir örneği de içeren bir yazı yazmıştım. Elbette önemli bir güç noktası ama yalın haliyle ne kadar bağlayıcı?
13-25 Haziran 2025 Twelve-Day War ile başlayıp Şubat 2026’da yeniden alevlenen İran çatışmasına bakalım. İsrail hava üstünlüğü kurdu, İran füze altyapısı hasar gördü — taktik zafer kartları masada. Ama stratejik tablo bambaşka: İran’ın klasik caydırıcılık denkleminin üç ayağı — füze stoğu, proxy ağ, bölgesel etki — eş zamanlı çökertildi ve geriye iki tehlikeli boşluk kaldı. Birincisi, Kharrazi ve IRGC kanadının 2024’ten beri baskıladığı, Khamenei’nin ölümüyle “nükleer fatwa öldü” tartışmasına dönüşen nükleer eşiğe sıçrama ihtimali. İkincisi, Belfer Center’ın “degradation” dediği — tam olarak “yeniden inşa” değil, çöken bir ağın kabuğundan gelen kontrolü güç asimetrik saldırılar. Hürmüz Boğazı tıkandı, IEA stratejik rezervlerden 400 milyon varil çıkarmak zorunda kaldı, Gazze’den Beyrut’a, Aden’den Bakü’ye kadar 14 ülke dolaylı çatışma sahasına çekildi.
Yani Karp’ın kitabı yazılırken savunduğu “yazılım temelli caydırıcılık yeni atom çağıdır” tezi, kitap raflara çıktıktan birkaç ay sonra ampirik bir stres testine girdi. Ve sonuç: algoritmalar hedef tespit etmekte muhteşem, ama caydırıcılık denklemi hala klasik realist parametrelerle işliyor. Yazılım, savaşın ergonomisini iyileştirdi; bir caydırıcılık rejimi kurmadı, kontrolü zor bir boşluk üretti. Soft power erozyonunu durduramadı, aksine hızlandırdı.
Sun Tzu’nun sık alıntılanan “savaşmadan kazanmak” ilkesi var ya — hah işte o ilke bir güven rejimine dayanır. O güven rejimi çatladığında, elinizde ne kadar iyi teknoloji platformları olursa olsun, masadaki hasım sizin “unconditional surrender” çağrınızı bir tehdit olarak değil, bir meydan okuma olarak görür.
Bugün de tam oradayız.
2. “iPhone bizi kısıtlıyor, ücretsiz e-posta yeterli değil” — bu argüman 15 yıllık
Manifesto “app tiranlığına isyan edelim” diyor. Bu tez ta Jaron Lanier’in 2010’daki You Are Not a Gadget‘ına kadar gider, bu mevzu zaten Tristan Harris’in “time well spent” hareketinden bu yana endüstrinin her panelinde konuşuluyor. Evgeny Morozov yıllardır bunu yazıyor. “Dopamine economy”, “attention economy” — raflarca kitap, onlarca belgesel.
Bunu yeniden Palantir ağzından duymak pratik olarak hiçbir yere taşımıyor. Çünkü alternatif yok. “İnsanlık daha büyük problemlere bakmalı” cümlesi tek başına bir strateji değil, bir ruh hali. Ve ironik olan şu: app ekonomisini bu kadar acımasızca yerenler, kendi ürünlerini de aynı saldırgan satış döngüleriyle pazarlıyorlar.
Peki ya mesele iPhone’un kendisinde değil de, orada kurulan dikey tedarik zincirinin ABD dışında her ülke için yarattığı bağımlılıkta olsa ne olurdu? O zaman “API sömürgeciliği”ni konuşmak zorunda kalırdık — ki manifestonun dokunamadığı tam da o. Çünkü dokunursa kendi iş modeliyle kendi tezini çarpıştırmak zorunda.
3. Teknofeodalizmin iç itirafı: “ABD kusursuz değil ama fırsat var” — peki dışı?
Manifestonun 13. maddesi, metnin en samimi yeri. Kendi ifadeleriyle: “Amerika Birleşik Devletleri kusursuz olmaktan çok uzaktır. Fakat bu ülkede, kalıtsal elitlerden olmayanlar için dünyanın herhangi bir başka ülkesine kıyasla ne kadar daha fazla fırsat bulunduğunu unutmak kolaydır.”
Bu cümle, aslında manifestonun kendi evrenselliğini çürütüyor. Çünkü tezin bütün iç tutarlılığı, ABD kurumlarına güveniyor olmaya yaslı. “Şirketler devletle yeniden evlensin, kamu çalışanları rahip değildir, teknoloji elitinin vatan savunması yükümlülüğü vardır” söylemi sadece hesap verebilirliği güçlü, sivil kontrolü işleyen, medyası bağımsız, yargısı kendini koruyabilen bir sistemde bir anlam ifade eder.
Peki orası bile çatırdıyor. ABD’nin kendi kurumsal sağlığı — Kongre’nin savaş yetkisi tartışmaları, Ocak 2021, “unconditional surrender” çıkışları — göz önündeyken, bu modeli başta Ortadoğu ve Doğru Avrupa ülkelerine birebir aktarmanın çıktısı ne olur? Tabii ki şirket–devlet birleşmesinin pozitif versiyonunu değil, gözetim kapitalizminin yerel bayilik lisansını üretir.
Edward Said bunu neredeyse yarım asır önce yazdı: emperyal söylem her zaman kendini kurtarıcı evrensel olarak pazarlar. Artık pek bir anlamı kalmadığı ile dalga geçilen Acemoğlu’nun Ulusların Çöküşü’nde de: “çıkarıcı kurumlar, dışarıdan büyük vaatlerle gelir, içeride elitin rantını kurumsallaştırır” der. Bugün ABD dışındaki çoğu coğrafyada “teknofeodalizmi” övmenin altında yatan motivasyon genellikle teknolojik bir vizyon değildir; kamu kaynağından nemalanma ya da kamu kaynağından nemalananla ortaklık stratejisidir. Bunu görmek için sofistike bir analize gerek yok.
Manifestonun satır aralarında sinyallenen “şirketler dünyayı yönetsin, devletler elini çeksin, biz kafamıza göre takılalım” mesajı — ABD’de bile eleştirel gazetecilerin, hukukçuların, sivil toplumun sürekli gerildiği bir yerdeyken — dışarıda çalışmaz. Tekrar: çalışmaz. Çünkü dışarıda onu hesaba çekecek bağımsız kurum yok.
4. “Manifesto” değil, bir kitabın özeti
Dolaşımdaki 22 madde, yeni bir politik beyan değil. Karp ve Zamiska’nın Şubat 2025’te yayımladığı kitabın tezlerinin özeti, yer yer doğrudan paragraf sadeleştirmesi. Kitap çıktığında piyasa bağlamı belliydi: Trump’ın ikinci dönemi, AI regülasyonunda gerileme beklentisi, Pentagon tedarik reformu tartışmaları, “tech patriotism” dalgası. O bağlamda kitap bir pozisyon alma aracıydı — Palantir’in değerlemesinin bir yılda %340 artması da bu pozisyonlamanın finansal karşılığıydı.
Ama bugün, Kasım 2025’ten Nisan 2026’ya uzanan çizgide tablo değişti:
İran savaşı ikinci raundunu yaşadı; “AI destekli hızlı zafer” anlatısı gerçekle çelişti.
Nvidia merkezli “compute” döngüsü finansal sürdürülebilirlik açısından sorgulanıyor; tüm AI altyapı yatırımları aynı anda stres testine giriyor.
OpenAI CFO’sunun “devlet garantisi” çıkışı, özel sektörün tek başına bu yükü taşıyamayacağını itiraf etti.
Avrupa’da AI Act uygulamaya girdi, ABD’nin “yetkinlik merkezi” modeli ile arasındaki gerilim derinleşti.
Yani manifesto, yazıldığı andaki politik/ekonomik koşullarda belki mantıklıydı. Bugünkü koşullarda en azından tartışmalı, bazı maddelerinde (12. madde: “atom çağı bitti, AI caydırıcılık çağı başlıyor”) açıkça yanlışlanmış.
5. Asıl tehlikeli olan şu: liyakat ve hukukun “teknoloji bahanesiyle” askıya alınması
Madde 9 “insanlara daha fazla bağışlayıcı olalım” diyor, madde 18 “kamu figürlerine karşı saldırganlık yeteneği uzaklaştırıyor” diyor. Tek başına okununca makul. Ama bu cümleler, liyakat ve hesap verebilirlik standartlarının düşürülmesi için bir gerekçe inşa ediyor: “Karmaşıklığa tahammül edin, kusurları hoş görün, ideolojik çatışmadan korkmayın, güçlüye alan açın.”
Bu retorik, bir tarafta teknolojik liderlik avantajı gerçekten olan bir ülkede (yani ABD’de) iç siyasi tartışma konusu. Ama bu retoriğin evrenselleştirilmesi, diğer ülkelerde çok farklı sonuçlar üretir. Teknoloji liderliği bahanesi ile:
Liyakat: “Uzman kadroyu değil, sadık kadroyu yerleştir, teknoloji ile açığı kapatırız” söylemine dönüşür.
Hukuk: “Regülasyon inovasyonu boğar, önce bırakalım büyüsün” söylemi — ki denetimsiz büyüyen tekellerin bedelini sonra toplum öder.
Şeffaflık: “Rakiplerimiz (yani Çin) şeffaf değilse biz de olmayalım” kısır döngüsü.
Nassim Taleb’in Antifragile‘daki temel uyarısını hatırlayalım: bir sistemi kırılgan yapan şey, stres altında esneklik sağlayan çoğul, dağınık, bağımsız kurumları tek bir “verimli” merkeze bağlamaktır. Teknoloji etrafında inşa edilen bu yeni merkez, hukuk–liyakat–denetim üçlüsünü “yavaşlık” diye reddederse, sonuç kırılganlıktır.
Türkiye ve benzeri coğrafyalar için çıkarım
Teknolojik gelişimde önde giden ülkelerin bir avantajı olacak — buna yıllardır değinen biri olarak yadsımıyorum. Diğer ülkeler bazı alanlarda bir tür dijital bağımlı konuma düşmek zorunda kalacak; buna “API sömürgeciliği” diyorum. Bu yapısal bir gerçek.
Ama Palantir’in manifestosu bu yapısal gerçeği tespit eden bir metin değil; onu normalleştiren, hatta kucaklatmaya çalışan bir metin. Farkı görmek kritik.
Bizim için doğru tutum ne reddiyecilik, ne de tapınma. Doğru tutum: Karp’ın tezinin ABD bağlamında bile tartışmalı olduğunu görmek, kendi kurumsal kapasitemizi, hukuk devleti, liyakat, bağımsız yargı, özgür medya, teknolojik dönüşümün hız bahanesine feda etmemek, ve Avrupa/ABD/Çin arasındaki melez bir pozisyonu soğukkanlılıkla kurmak.
Çünkü Camus’nun hatırlattığı o basit şey: büyük bir absürdün ortasında bile, ayakta kalmanın tek yolu anlam üretmeye devam etmektir. Başkasının bize dikte ettiği “tarih ve iman” çerçevesi ile değil, kendi aklımız, kendi kurumlarımız, kendi pusulamız ile.
Manifesto değil bu. Bir satış broşürü. Ve satış broşürlerini manifesto sanmak, tüketicinin değil, vatandaşın hatasıdır
.



