Bir Zoraki Rönesans
Son bir iki yıldır aynı içerikler farklı ambalajlarla ekseriyetle dolaşımda. Ya kalabalık bir salonda sahneden anlatılıyor, ya bir videoda, yahut uzun bir yazıda. Başlıklar büyük: insanlık, gelecek, dönüşüm. Bir saatin, bir videonun, bir yazının sonunda herkes derin meseleler konuşulduğuna ikna olmuş halde dağılıyor; geriye tek bir soru kalıyor cevapsız: Peki pazartesi sabahı ne yapacağız?
Konforlu bir meşguliyet bu. Ve dalga büyüdükçe meşguliyet de enflasyona girdi: artık her teknolojik gelişmeden bir medeniyet hamlesi, bir bilinç sıçraması, bir “yeni Rönesans” çıkarma merakındayız.
Bu içeriklerin bir de raf ömrü sorunu var tabii. Kaynağı teknik okuma olmayan anlatı, ister istemez ya duyduğunu aktarır ya sezgisini ve tabii ki ikisinin de isabet oranı düşüktür.
Evvela ufak bir tarih düzeltmesi. Rönesans, kendine Rönesans diyen bir dönem değildi. O kelimeyi dönemin insanları değil, dört asır sonra Michelet ve Burckhardt gibi tarihçiler koydu; Floransa’daki ustanın gündeminde “çağ başlatmak” değil, sipariş yetiştirmek vardı.
Gutenberg 1450 civarında tezgahını kurduğunda da kimse yeni bir çağın felsefesini yazmıyordu. 1500’e gelindiğinde Avrupa’da bine yakın matbaa ve tahminen on milyonun üzerinde basılı kitap vardı; kıta o elli yılı baskı devrimini tartışarak değil, baskı kapasitesi kurarak geçirmişti. Felsefe sonra geldi; hem de o kapasiteyi kuranların torunlarından.
Bugün de tablo benzer, yalnız ölçek büyüdü. Stanford’un son AI Index raporuna göre 2025’te küresel kurumsal yapay zeka yatırımı 581,7 milyar dolara ulaştı; özel yatırımda ABD tek başına 285,9 milyar dolar, Çin 12,4 milyar dolar. Geri kalan yüz yetmiş küsur ülke tabloda “diğerleri” sütununda. IMF’nin Yapay Zeka Hazırlık Endeksi’nde Türkiye 0,54 puanla 174 ülke arasında 50. sırada; zirvedeki Singapur 0,80. Rakamların söylediği kabaca şu: pastanın tarifini yazanlar belli, fırını kuranlar belli.
İşin ilginç tarafı, büyük lafların işe yaramadığını gösteren en sağlam veri yine mutfaktan. McKinsey’nin son araştırmasına göre kuruluşların %88’i yapay zekayı en az bir fonksiyonda kullanıyor; fakat herhangi bir iş akışını baştan tasarlamış olanlar %21’de.
Teknolojiyi karına anlamlı biçimde yansıtabilenler ise %6’da kalıyor. Vizyon cümlesi kurmak ile süreci, veriyi ve insanı yeniden dizmek arasındaki mesafe bu. Büyük laf o mesafeyi yürümüyor.
Bu tablo yalnız kürsüdekilerin meselesi de değil. Normalde bu dalgadan ürün çıkarması beklenen şirketlerin hatırı sayılır kısmı da aynı yolu tercih ediyor; çünkü ne yapılacağını bilen kadroyu kurmak pahalı, zaman istiyor ve sabır gerektiriyor. Gelecek anlatmaksa daima hazır.
Böylece iletişim takvimi dolarken stratejik yol haritası bekliyor, yetmediği yerde birkaç hackathon vs imdada yetişiyor. Dışarıda dönüşümü anlatan kurumun içeride henüz veri envanterini çıkaramadığı vakalar çok fazla.
Yani asıl mesele şu: felsefe üretmek de bir sanayidir ve onun da altyapısı vardır.
Floransa’nın hümanizmi Medici bankasının bilançosu üzerinde yükseldi; Aydınlanma’nın ansiklopedisi matbaa kapasitesinin ve okur pazarının üzerine yazıldı. Fikir tarihinin romantik anlatısı bunu söylemeye utanır ama sıralama hep aynıdır: önce tezgah, sonra tez. Teknolojiyi üretmeyen, araştırma altyapısı sınırlı, sermayesi kıt bir ekonomi “bu dalganın felsefesini biz yapalım” dediğinde ortaya felsefe çıkmıyor; sunum çıkıyor.
Peki bizim gibi ülkeler için rasyonel yol ne? Sıkıcı gelecek ama: fayda.
Bu dalgadan alınabilecek çıktılar belli; verimlilik, ihracat kabiliyeti, kamu hizmetinde maliyet, nitelikli istihdam. Gelişmiş çekirdek teknoloji üretemeyen ekonomilerin akıllı adaptör olmaktan daha iyi bir seçeneği yok. Adaptörlük de küçümsenecek iş değil; Tayvan yarım asrını tam olarak böyle geçirdi ve bugüne kadar neredeyse herkes ona muhtaç. Ama adaptörün işi akım taşımaktır, akım hakkında kaside yazmak değil.
Bunu yazınca hep aynı itiraz gelir: “Peki değerler, etik, insan?” Elbette konuşulacak; ama o tartışmanın da bir mutfağı var. AB’nin AI Act’ini beğenirsiniz beğenmezsiniz, arkasında yıllarca çalışmış hukukçu ve mühendis kadroları, etki analizleri, sektör verisi var. Bizdeki versiyon ise ekseriyetle iki saatlik bir oturumda “teknoloji ruhumuzu alıyor mu” sorusunu tartışıp fotoğraf çektirmek. İkisi aynı iş değil.
Rönesans’ın asıl öğrettiği de bu zaten: çağ dönüşümleri ilan edilmez, sonradan fark edilir. Kimse 1455’te “yeni bir çağ başlıyor” diye kürsü kurmadı; herkes işiyle uğraşıyordu. Bugün ortada gerçekten bir dönüşüm varsa, adını 2100’ün tarihçileri koyacak. Ve o adı hak eden ülkeler, sahnesi, videosu ve yazısı en bol olanlar değil; bilançosunda ve ihracat kaleminde bu teknolojinin izi görünenler olacak.
Rönesans sipariş üzerine gelmiyor çünkü. Geldiğinde de kimseye haber vermiyor.


